Barış Yarkadaş Adalet Kitabı Kaç Para?

CHP istanbul Millet Vekili Barış Yarkadaş Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet” yürüyüşünün 11. gününde Kemal kılıçdaroğlu’na bir kitap hediye etti.
Yürüyüşün 9. gününde biten bu kitap, yazarı sevenlerin hayretini coşturduğu gibi sevmeyenlerin de “oha” diye tepki vermesine sebep oldu.
Akşam gazetesinde haber şu şekilde :
CHP’li Kartal Belediyesi’nin, partinin İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş’ın sahibi olduğu Yarkadaş Yayıncılık’ı halkın parasıyla beslediği ortaya çıktı. Belediyenin, Yarkadaş Yayıncılık’tan, Sabiha Gökçen’in manevi oğlu olan Eriş Ülger’in yazdığı “Atatürk’ün Cumhuriyeti” isimli setten 100 adet satın alarak 35 bin 400 TL ödediği belirlendi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözde adalet yürüyüşünün 9. gününde 288 sayfalık bir kitap hazırlayarak tartışmaların odağı haline gelen İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş’ın ballı pazarlığı ortaya çıktı. CHP’li Kartal Belediyesi’nin Yarkadaş’a ait Yarkadaş Yayıncılık’tan bir kitap seti aldığı karşılığında da 35 bin TL ödeme yapıldığı tespit edildi.
Kitabı okumadığımız için ( muhtemelen inanılmaz şeyler kaçırıyorum.) kitabın içeriğine dair değerlendirmelerde bulunamıyorum. İçine dair değerlendirmeler de bulunamıyorum ama dışına dair bir kaç şey söylemek istiyorum.
9 günde bir kitap meydana getirmek bir kere inanılmaz bir şey.
Bu kitap derleme olsa bile 9 günde bu kitabı basmak gerçekten oldukça iyi bir performans.
Bu tip kitaplara vatandaşa hizmet etmesi gereken ama neye hizmet ettiğini bilmediğimiz belediyelerin para aktarması tabi ki güzel. Çünkü kitaba yapılan yatırım bir ülke için heralde çok önemlidir. Daha da kesin olan bir şey varsa o da kitaba yapılan yatırımın kitabın yazarı için çok önemli olduğu.
Hem Allah korusun bu milletvekilimiz fakir falansa geçinemez ve ülkemize güzel hizmet edemez. Çünkü fakir olduğu için ülkesini değil kendi geçimini düşünür. O yüzden bu tip kitapları belediyelerimiz satın alarak millet vekilimizin kitap masraflarını vatandaş olarak üstümüze yükler. Böylece vekillerimiz çok daha inanılmaz hizmetler yapar.
Daha da mükemmeli ise kendi destekledikleri parti vekiline bu güzellikleri yapanları taraftar seçmenlerimiz eleştirmez.
Ama kitabın adı adalet, yürüyüşün adı adalet, destek verenler adalet istiyor.
Ben de adalet istiyorum. Ama adalet gelsin istiyorum, girsin istemiyorum.
Milletvekili tabi ki kitap yazabilir.
Veya zaten sahip olduğu yayıncılık şirketi bir derleme ile hızlıca kitabı basabilir.
Ama bir belediye niteliğinin ne olduğunu bilmediğimiz kitapların sponsoru olmamalı.
Milletin parasını bu şekilde kullanamazsınız demiyorum çünkü bal gibi de kullanıyorsunuz ama kullanmasınız iyi olur. Sonuçta pek adil değil gibi.
Bu arada ilgili yürüyüşte 1 trilyon telefon faturası milletimizce ödenen CHP millet vekili de adalet arıyor.
Umarım adalet bu aramayı açmaz.

barış yarkadaş adalet

Tarihin En İyi Giriş Cümleleri

En iyi kitap giriş cümleleri veya en kötü giriş cümleleri.
Konuyla alakalı olan kişiler sürekli bu tür araştırmalar yapıp yayınlıyorlar.
tarihin en iyi 100 giriş cümlesi.
tarihin en kötü giriş cümleleri.
En iyi kitap giriş cümleleri.
En iyi yazı giriş cümleleri.
Tabi bu tür konular tamamen subjektif, tamamen bu çalışmayı yapanların kişisel görüş ve eğilimlerinin ürünü.
Belki muhteşem bir kitap ve muhteşem bir giriş cümlesi bu konuda otorite kabul edilenlerin bazı sebeplerden ötürü umrunda bile olmayacaktır. Kısacası giriş cümlelerinin iyi veya kötü olduğunun tesbiti tümden bilimsel değil büyük oranda kişisel ve çokça da ideolojiktir.
İsterseniz tarihin en iyi giriş cümlelerinden biri olarak birileri tarafından seçilen bir giriş cümlesi örneği verelim de ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılsın.
İşte stylist.co.uk sitesi tarafından en iyi giriş cümlelerinden 16.sı şu şekilde:
Hunter S. Thompson Las Vegas’ta Korku ve Nefret (Kitabın adı ve yazarı)
“Uyuşturucu tesir etmeye başladığında Barstow yakınlarında, çölün kıyısında bir yerlerdeydik.” (Nur Kasapoğlu’nun çevirisiyle)
Giriş cümlesi bu ve bu giriş cümlesi her nedense, nasıl olmuşsa, niye seçilmişse, bizim göremediğimiz ne varsa en iyi giriş cümleleri arasında gösterilmiş.
Yine aynı web sitesinin 20. sırada gösterdiği ve en iyi giriş cümeleleri arasında bulunan kitabın adı, yazarı ve o muhteşem (!) giriş cümlesi.
Virginia Woolf Kendine Ait Bir Oda
“Ama biz senden kadınlar ve kurmaca yazın konusunda konuşmanı istemiştik, bunun insanın kendine ait bir odası olmasıyla ne ilgisi var diyebilirsiniz. Açıklamaya çalışacağım….” (Suğra Öncü’nün çevirisiyle)
Biliyorum şokdasınız.
Bence kendi kitaplarımıza dönelim ve o muhteşem şiirlerin, muhteşem yazıların, muhteşem konuşmaların sahiplerine kulak verelim.

en iyi cümleler

Yeoşua Kitap Gözlem Kitap

Twitterde Türkiye yahudileri ve Türk Yahudi cemaati ile ilgili aramalar yaparken Şalom gazetesi, şalom dergisi ve Gözlem Kitapa ulaştım.
Gözlem kitap Türkiye’de bulunan yahudilerin kitap ihtiyacını karşılayan, onları tarihlerinden, milli değerlerinden kopmamasını temin etmeye çalışan bir yayınevi.
Yaptığım araştırmalarda bu siteye en çok Yeoşua Kitabını arayanlar ulaşmışlar. Bu nedenle başlığa Yeoşua kitap yazmayı uygun buldum.
Gözlem kitabı incelerken en çok satanlar arasında olduğunu tahmin ettiğim kitabı gördüm. Kitabın adı Pi.
Şuan çok popüler olan Pi diziside aynı yazarın Fi adlı kitabından uyarlanmış.
Yani Pi dizisi hangi kitaptan uyarlanmış derseniz kitabın adı Pi, Pi dizisinin uyarlandığı kitabın yazarı da Azra Kohen. Soyisminden zaten anlaşıldığı üzere…
Yine Gözlem gazetecilik Gözlem kitapta en çok dikkatimi çeken aramalar: yurdakul sophie, iyi bir hikaye asıl bittiğinde başlar.
Gözlem Kitabı incelerken aklıma bazı sorular geldi. Bizimde Türk topluluklarının yaşadığı yerlerde onları organize edecek, onlara milli ve manevi değerlerini sürekli hatırlatacak kitapevlerimiz, gazetelerimiz, dergilerimiz vs… var mı?
Örneğin Avustralya Türk toplumuna dönük faaliyetlerimiz neler?
Veya Japonya da yaşayan Türklerle ne derece ilgilenebiliyoruz gibi soruları düşündüm.
Muhtemelen birçok Avrupa ülkesinde sayısal çoğunluk nedeniyle faaliyetlerimiz vardır ama az sayıda olduğumuz yerlerde durum nedir merak ettim. Çünkü bence en değerli kaynak insan kaynağıdır. İnşallah ülkemiz bu kaynağı güzel kullanabiliyordur.

türk musevileri dernek

Nadanı Terk Etmedin Yaranı Arzularsın Şiiri

niyazi mısri nadanı terketmedin

Nâdanı terk etmedin yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmedin insânı arzularsın.

“Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû”
Nefsini sen bilmedin Subhânı arzularsın.

Sen bu evin kapusın henüz bulup açmadın,
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın.

Taşra üfürmek ile yalunlanır mı ocak,
Yönün Hakk’a dönmedin ihsânı arzularsın.

Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni,
Günâhın bilmeden gufrânı arzularsın.

Cevizin yeşil kabını yemekle dad bulunmaz,
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın.

Şarâbı sen içmedin sarhoş u mest olmadın,
Nice Hakk emrine fermânı arzularsın.

Gurbetliğe düşmedin mihnete sataşmadın,
Kebab olup pişmedin büryânı arzularsın.

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında mihmânı arzularsın.

Ben bağı ile bostanı gezdim hıyâr bulmadım,
Sen söğüt ağacından rummânı arzularsın.

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
(Yunus) leyin Niyâzi irfânı arzularsın.

Nâdanı terk etmedin yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmedin insânı arzularsın.

Cahilliği terk etmedin yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmedin insânı arzularsın.

Senin canım dediğin nefsin lezzetleridir. Belki o sana ca­nından azizdir. Ama, senin düşmanındır. Ondan geçmeden Hakk’ı bulurum zannetme. “Zünnâr”dan maksat tabiattır. Yani, yaramaz huylardan, hevâ ve hevesten geçmeden imân isteme ki, senin imânın tabiatındır; Hak değildir, demektir.

Şimdi, böyle sözle bilmekle tabiatından kurtulmayıp hakika­te kavuştum diye vuslat davası eden yalancılar bile bir kâmilin terbiyesi altına girerek ahlâkını güzelleştirip bir Hak tarîka dâhil olsalar, evliyadan olurlardı; lâkin böyle yezitler bir yerde Hakk’ı arayan, mücâhede ve sulukta gayret eden bir âşık görseler, he­men şeytan gibi yanına varıp şöyle derler: “Behey dîvâne, ne zahmet çekersin? Safamıza bakalım. Kimi ararsın? Aradığın yine sensin. Yani Tanrı sensin. Kimden korkarsın? Orucu, namazı ne yapacaksın? Kendi kendine azap mı edersin? Eline ne girerse fırsatı kaçırma. Şeriat, nizam içindir. (Allah korusun!) Ne pey­gamberlerin, ne velîlerin aslı var. Şeriatı kuran senin gibi bir adam değil midir?” Böyle sözlerle onlar, dertli sâlikin yolunu kesip kendileri gibi yezit ederler.

Gerçi aradığın sendedir. Fakat insan kendisini, tabiat ben­dinden, nefsin lezzetlerinden ve yaramaz huylardan geçirip Hak sıfatı ile sıfatlandırmasına, benliğini mahvetmesine bir mürşîd-i kâmil lâzımdır. Onu bilmediklerinden, söz ile bilmekle ahlâk değiştirerek vuslat olur zannederler.[1]

“Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû”
Nefsini sen bilmedin Subhânı arzularsın.

“Men arefe nefsehû fakad arefe Rabbehû”
Nefsini sen bilmedin Subhânı arzularsın.

Hikâye Hoca Nasreddini görmişler ki bir ağacun başında üstinde durduğı dalun aşagasını keser.

Ey hoca sen üstinde durduğun, dalı kesersin o düşince sen de düşersin, dirler inanmaz kesince kendi de düşer söyleyen adamun ardından yeter

“adam sen benüm düşecegüm bildün benüm ölecegüm de bilürsin bana haber vir ne vaktin ölürüm” dimiş

“ey hoca ol ğâyıb bilmek degüldür ondan senün düşecegüni herkes bilürdi” dimiş

“yok elbette diyü” ibram idince dir ki

“eşegün ne zaman yellerse ol zaman ölürsin” dir hem öyle olur. [2]

Sen bu evin kapusın henüz bulup açmadın,
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın.

Sen bu evin kapısın henüz bulup açmadın,
İçindeki tükenmez hazineyi arzularsın.

Duhâ sûresinin yedinci âyetinde, وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى “Biz seni yoldan sapmış bulduk doğru yola yönelttik,” buyurulmuştur. Bunun manası nedir? Bu şu demektir:

Ya Muhammed! Allah Teâlâ seni yolunu şaşırmış bir halde buldu, sana gerçek yolu gösterdi. Bunu herkes böyle yorumladı. Hakk, onu yolunu şaşırmış bir durumda buldu dediler. Nasıl ki, çoban bir buzağıyı kaybeder, o tarafa bu tarafa koşar ki onu bulsun. Belki Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nefsini yitirmişti. Yani o kaybettiği nefsini yine kendi nefsiyle buldu. Burada nefis anlamına gelen söz müennes (dişil) yapılamaz. Çünkü bu, varlığın kendisi olan zattır. [3]

Taşra üfürmek ile yalunlanır mı ocak,
Yönün Hakk’a dönmeden ihsânı arzularsın.

Dışarı üfürmek ile parlar mı ocak,
Yönünü Hakk’a dönmedin görmeği arzularsın.

Zâhir ile batın anlaşılmaz demektir. Ateşin üzerine körük yönelmezse nasıl alevlenmezse bâtının sırrına vukufiyet bulmak isteyende bu bilgiye ve ulaşmadan seyrini ikmal edememiyecektir.

Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni,
Günâhın bilmeden gufrânı arzularsın.

Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni,
Günâhın bilmeden affedilmeyi arzularsın.

Seven delikanlı, aşk ateşi içinde şeyhin yanına geldi.

Ben mürid olacağım dedi. Şeyh de kabul etti. Onu kendi yakınları ve güvendiği insanlar arasında bıraktı. Gizlice diyordu ki:

Bu delikanlıda hem büyük bir cevher var, hem de büyük bir utangaçlık. Ben iki hâlini de bilmekteyim. Bunu size de göstereceğim. Çocuğu içeriye, halvete çağırmalarını emretti; delikanlıyı gizli bir yerden gözetlediler. Bir gece çocuğa saldırdı ve nihayet çocukcağızı öldürdü. Hemen dışarı çıkmak istedi, kaçacaktı. Şeyh dervişleri uyandırdı, onlara şöyle dedi: Falan mürit şöyle bir harekette bulunmuştur, kaçmak istiyor biz onun yolunu kesmişiz kapıyı bulamaz. O şimdi her tarafı duvar görüyor. Korkulur ki ödü patlasın. Gidiniz, ona deyiniz ki,

Şeyh seni istiyor, yaptıklarını da biliyor. Nasıl ki: “Bunu sana kim haber verdi?” demiş, o da: “Bana, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah haber verdi” demişti. [4] buyrulmuştur.

Dervişler geldiler, kapıyı açtılar, odayı kan içinde gördüler ama bir türlü feryat etmeye cesaret edemediler. Çünkü şeyhin işaretinden korkmuşlardı. Delikanlıyı şeyhin yanına getirdiler. Şeyh gülerek neşeli neşeli ileri doğru yürüdü, kolundan tuttu kendi hırkasını sır­tından çıkararak ona giydirdi, getirip kendi makamına oturttu. Ona, senin için zaten şu bir tek perde kalmıştı ki, bu makama erişesin, dedi.

Her insanoğlunda bir benlik vardır. İnsan sonunun neye varaca­ğını önceden görse idi, hiç benlik davası eder miydi? Muhakkak ki sakınırdı. Ama önceden sonunu göremedi. İşte nebilerin sul­tanı ve sonuncusu olan Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin üstünlüğü bu­radadır.

Aşk, benliğini sevmek sevdasından kendini kurtarırsa sevi­len ve istenilen sevgili de benlik sevdasından vazgeçer.[5]

Cevizin yeşil kabını yemekle dad bulunmaz,
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın.

Cevizin yeşil kabını yemekle dat bulunmaz,
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın.

Ceviz, sırf hakikate misaldir ki içinde asla yabana atacak bir şey yoktur. Hem yenir ve hem nice marazlara ve illetlere şifa hâsıl olur.[6]

İmân üç kısımdır: Biri İmân-ı taklidî, diğeri İmân-ı istidlâlî, üçüncüsü de İmân-ı tahkikî dir. İmâm-ı Gazâlî “İhyâyi ulûm” adlı kitabının dördüncü cildinin sonlarındaki tevhîd kitabında imân hakkındaki yukarıdaki ayırımı cevizi misâl getirerek yapar.

Taklit edilen imân cevizin dışındaki yeşil kabuğu gibidir der. Ne yenir, ne yakılır, çünkü acıdır, ateşe koysan yanmaz ve hiçbir işe yaramaz. Bu nedenle İmânı taklidînin koruyuculuktan başka yararı yoktur.

İstidlâlî İmân cevizin ikinci, yani kuru olan kabuğudur, yenmez fakat ateşe koysan yanar.

Tahkikî îmân ise cevizin içi ki, her şeye yarar.

Ancak bu üçü kıymet yönünden dereceli olsa da birbirinden de ayrı değildir. Birini terk edersen diğerini çürütürsün. Cevizin yetişme hikâyesini hatırlayarak yorum yapılabilir.

Niyâzî-i Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz burada imânın bir şubesi ile kurtuluşa kavuşulamayacağını beyan etmektedir.

Şarâbı sen içmedin sarhoş u mest olmadın,
Nice Hakk emrine fermânı arzularsın.

Şarâbı sen içmedin sarhoş ve mest olmadın,
Nice Hakk emrine fermânı arzularsın.

Şarap içmek demek menhiyat ile meşgul olmak demek değil, bilâkis aklı terk ederek kâmil pire itaat etmektir.

Gurbetliğe düşmedin mihnete sataşmadın,
Kebab olup pişmedin büryânı arzularsın.

Gurbetliğe düşmedin belaya çatmadın,
Kebab (eti) olup pişmedin kebabı arzularsın.

Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz bu bağlamda babasının şu sözünü nakleder: “Yaratılandan daima şikâyet, bir anlamda yaratanı da şikâyet etmektir.” [7]

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında mihmânı arzularsın.

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında misafir arzularsın.

Seyrin evveli niyet ortası teslimiyet sonu hizmettir. Bu şekilde vuslatın bereketi zuhur edecektir.

Ben bağı ile bostanı gezdim hıyâr bulmadım,
Sen söğüt ağacından rummânı arzularsın.

Ben bağ ile bostanı gezdim hıyârını bulmadım,
Sen söğüt ağacından nar arzularsın.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Huyunu değiştiren kişi, yaratılışını değiştiren kişiye benzer. Çünkü onun yaratılışını değiştirmedikçe huyunu değiştiremezsin.” [8]

“Onun yaratılışını değiştirmedikçe huyunu değiştiremezsiniz.”[9]

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
(Yunus) leyin Niyâzi irfânı arzularsın.

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
(Yunus) leyin Niyâzi irfânı arzularsın.

TAHMİS-İ AZBÎ

Ormanlıktan çıkmadın bostanı arzularsın

Cehlinden kurtulmadan maanî arzularsın

Cehennemde yanımdan cananı arzularsın

Nâdanı terk etmedin yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmedin insânı arzularsın.

Bir bakar körsün heman zahir Hakk’ı seçmedin

Pir-i muğani [10] bulup bari yüze içinden

Ruhunu sen bilmedin gizli sırrı açmadın

Sen bu evin kapusın henüz bulup açmadın,
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın.

Sen bir oda yapmadın kapın vârına bucak

Geldin odun kesmeğe ne baltan var ne nacak

İçmeğe geldin gibi oldu şaraba yasak

Taşra üfürmek ile yalunlanır mı ocak,
Yönün Hakk’a dönmedin ihsânı arzularsın.

Zülmete dûş eylemiş bu nuru siyah seni

Aldadı bu âlemin ızzî ile câh senî

İblise yâr eyledi yâr vesveseli râh-ı seni

Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni,
Günâhın bilmeden gufrânı arzularsın.

Nefsle bizim Hakk’a kimse yakîn olamaz

Ettiğin ki kimsenin tevbe ile bakılmaz

Zahire olup bilmedin batın ile alınmaz

Cevizin yeşil kabını yemekle dad bulunmaz,
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın.

Aferin olsun sana arz-ı hüner kılmadın

Yar sana rahmetti ağlamadın gülmedin

Tütüne mekrûh dedin çünkü şarab bulmadın

Şarâbı sen içmedin sarhoş u mest olmadın,
Nice Hakk emrine fermânı arzularsın.

Mayalanıp taşmadın ocağını aşmadın

Bahri gama düşmedin öz-dil için koşmadın

Dağ ve beli eşmedin dertli olup şaşmadın

Gurbetliğe düşmedin mihnete sataşmadın,
Kebab olup pişmedin büryânı arzularsın.

Yatup kalkacağın yok evin yok bucağın

Bucakta nacağın[11] yok bir ulanmış[12] evin yok

Dilde gam ve dağın yok kurbana bıçağın yok

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında mihmânı arzularsın.

Hâli sanup meydânı arz u hüner kılmadı

Yeri göğü doluştum kendi özümü bilmedim

Subh u mesa[13] Zâhid ağlamadın gülmedim

Ben bağı ile bostanı gezdim hıyâr bulmadım,
Sen söğüt ağacından rummânı arzularsın.

Varile var-ı ayn olur pire çıkan iziyle

Özünü Hakk’tan görür hemdem olan öz ile

Azbî bugün er görür bu göz ile

Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
(Yunus) leyin Niyâzi irfânı arzularsın.

[1] (Çeltik, 2004), s.139

[2] (Niyazî-i MISRÎ, 1223), v. 53a

Hikâye: Hoca Nasreddini görmüşler ki bir ağacın başında üstinde durduğu dalın aşagısını keser.

Ey hoca sen üstinde durduğun, dalı kesersin o düşince sen de düşersin, derler inanmaz kesince kendi de düşer söyleyen adamın ardından yeter

“adam sen benim düşecegimi bildin benim öleceğimi de bilirsin bana haber ver ne vaktin ölürüm” demiş

“ey hoca ol ğâyıb bilmek değildir ondan senin düşeceğini herkes bilirdi” dimiş

“yok, elbette deyü” ısrar edince der ki

“eşeğin ne zaman yellerse ol zaman ölürsün” dir hem de öyle olur.

[3] (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.62), s. 134

[4] Tahrim, 3

[5] (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.308), s. 398

[6] Nîyazî-i Mısrî, Şerh-i Ebyât-ı Yûnus Emre, Süleymaniye Kütüphanesi (H. Mahmud Efendi), no: 1099/2; Hüseyin ARİF, Yunus Emre, İstanbul, 1977, s.49–62

[7] (KÜÇÜK, 2001), s. 149

[8] Buhârî, Ebû Abdillah İsmail b. Muhammed, el-Edebü’l-müfred, 3. bsk. thk. Muhammed Fuad Abdulbâkî, Dâru’l-beşâir el-İslâmiyye, Beyrut, 1989, s. 107 (283); Deylemî, el-Firdevs bi me’sûri’l-hıtâb, I, 232 (893). Elbânî hadisin bu lâfzının “zayıf” olduğunu söylemiştir. Bilgi için bkz. el-Câmiu’s-sağîr ve ziyâdetüh, I, 480 (4791). (UYSAL, 23 Bahar 2007 )

[9] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, IX, 178 (8884, 8885). Heysemî bu rivayetin râvîlerinin sika olduğunu söylemiştir. Bilgi için bkz. Mecmau’z-zevâid, VII, 402. Ancak tespitlerimize göre bu rivayet Hz. Peygamber’e isnat edilmeden verilmiştir. (UYSAL, 23 Bahar 2007 )

[10] Şeyh

[11] Nacak: Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

[12] Ulanmış: Eklenmiş- bitişmiş

[13] Sabah akşam

ismailhakkıaltuntaş.

Fransız Teğmenin Karısı Kitabı Hakkında Vikitap

fransız teğmenin karısı kitabı
fransız teğmenin karısı kitabı

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabı ile kıyaslayarak eleştirmek istiyorum. Masumiyet Müzesi için yazdığım değerlendirme şudur: Bu kitabı 4 yıl önce okudum. Okuduğumda anladığımı düşünüyordum ama aslında tam olarak anlayamadığımı geçen hafta John Fowles’in ‘Fransız Teğmen’in Kadını’nı okuduktan sonra fark ettim.

FTK ki Orhan Pamuk okuduğu en güzel aşk romanı olduğunu belirtir ve gerçekten de Postmodern romanın bence en güzel (ve ilk) örneklerinden biridir, Viktorya çağı İngilteresinde aristokrat bir erkek, burjuva sınıfından bir kadın ile alt sınıftan diğer bir kadının arasındaki aşk üçgenini ekseninde yaşanan toplumsal değişimleri özellikle kadın özgürlüğü konusundaki değişimleri konu alır. FTK’nı okumaya başlar başlamaz Masumiyet Müzesi’ni hatırladım. Füsun da Sarah gibi alt sosyo-ekonomik tabakaya mensup bir kızcağızdır. Kemal da Charles gibi her ne kadar Türkiye’de aristokrasi sınıfı olmasa da sosyoekonomik bakımdan aristokrasiyle kıyaslanabilecek bir sınıfa mensuptur. Aynı şekilde, Sibel de Ernestina gibi sosyal statü bakımından nişanlısına denk bir konumdadır. Her iki romanda da erkek kahramanımız, güzel ve zengin nişanlısı ile toplumun onaylayacağı ideal evlilik birliğini kurmak ile yasak ama çekici aykırı aşkını yaşamak arasında kalır. Ve her iki romanda da olaylar erkek kahramanın etrafında dönüyor gibi görünse de esas merkez fakir kızcağız ve onun yaşadığı dönüşüm paralelinde toplumun yaşadığı dönüşümdür. İşte okuduğum zaman aslında anlamamışım düye düşünmeme yol açan düğüm noktası burası. Yani karakter-toplum bağlantısı, dönüşümü ayrıntısı. İki kitap arasında şöyle bir fark var, ki iki toplum birbirinden epey farklı olduğu için bu fark kaçınılmaz, FTK’da karakter (ve toplum) okuyucuyu da tatmin edebilecek bir açıklıkla, netlikle dönüşüm geçirir. Masumiyet Müzesinde ise okuyucu bir bocalama, bir çırpınma ile karşı karşıyadır. Öyle ki yeri gelir ” derdin ne arkadaş!” diye karakterlere kızacak aşamaya gelirsiniz hatta “ne anlatmaya çalışıyorsun” diye yazara kızarsınız. Oysa bu bocalamanın bu çırpınmanın sebebi açıktır: Sarah ne istediğinin nereye varacağını bilir çünkü Sanayi devrimini yaşayan Viktoryen İngiltere’de sosyal dönüşüm açık, net ve kaçınılmazdır. Sarah toplumun belirlediği normlara hapsolmak yerine bohem ve özgür bir hayatı seçebilir. Çünkü toplum ona bu fırsatı verecek kıvama gelmiştir. Zavallı Füsun’un ise böyle bir seçeneği yoktur çünkü yaşadığı toplum dönüşüm geçirememektedir. Toplumsal normlara uymamaya karar verecek olursa seçenekleri sınırlıdır. Mesela ne olabilir? “Artist” olabilir. Ancak feragat etmek zorunda kalacağı şeyler Sarah’ınkilerden çok daha fazladır. Mesela Charles bir ihtimal Sarah’ın seçimlerine saygı duyabilir ve onun seçtiği hayatı paylaşabilir ama Kemal her ne kadar Füsun’un artist olma kararını destekliyor gibi görünse de genlerine bile işlemiş olan ataerkil kaygılar filmde öpüşme sahnesi olasılığında bile Füsun’u kısıtlamasına sebep olcaktır. Bu örnek üzerinden hareketle Orhan Pamuk toplumsal devinimsizliğimize ve büyük oranda bundan kaynaklanan melankolimize ayna tutar aslında. İçeriği bir yana, gerçek bir Masumiyet Müzesi kurma projesi ile Orhan Pamuk roman ile gerçek hayat arasındaki bağı Fransız Teğmenin kadınında olduğundan birkaç adım öteye taşır. Sırf bu yönüyle bile Masumiyet Müzesi edebiyat tarihinin önemli kilometre taşlarından biridir. Evet, içeriği çoğu yerde beni boğdu ama dediğim gibi bunun suçlusu yazar ya da konu değil: Melankoli ve belirsizlik toplumsal karakterimizin önemli parçaları ise bizi anlatan bir romanda bulunmaları da kaçınılmaz…
Sonuç olarak John Fowles gerçek bir büyücü. Çok şey anlatır. Çok eğlenceli bir şekilde anlatır. Yanlız, bu kitapla ya da John Fowles ile ilgili katılmadığım bir yorum var, çoğu yerde geçer. Derler ki John Fowles tanrı-yazar sıfatını reddeder. Katılmıyorum. John Fowles kendinden önceki yazarlar gibi tanrı-yazarlığa soyunur, tek farkla: Yaratıları kesin ve değişmez değildir, farklı olasılıkları gösterir. Hatta o derece tanrı-yazardır ki siz tam roman bitti derken, “durun bi dakka aslında şöyle değil de böyle de olabilirdi” diye sizi şaşırtır, alt üst eder…

Genç Dergisi

genç dergisi

Genç Dergisi.
Gençliğin dergisi.
Gençlerin dergisi.
Peki gençler için bir dergi hayal ettiğinizde aklınıza neler gelir?
Aşk dizileri mi, cinsellik mi, amerikan dizileri mi, gündemin belirlediği konular mı, aldatma,ihtiras gibi konular mı…?
Hayır, adı geçen dergide bu saçmalıkların hiçbiri yok.
Daha ciddi konular var.
Ahlak var, edep var, erdem var.
Genç dergisinde gerçek bir genç nasıl olmalı, işte o var.
Genç dergisini tüm gençlere tavsiye ediyorum.

1 2