Araplar Bizi Arkamızdan Hançerledi mi (2)

Yazan: Zeyneb Seza

At Üstünde Hayalî Araplar2. Osmanlılar Döneminde Şam Vilayeti

Osmanlı Şam vilayetine yaklaşık 400 yıl boyunca hükmetti ve övünçle denilebilir ki bölge genel anlamda barış içinde yaşadı.19.yüzyılın 2.yarısına kadar bölgenin ne Osmanlı’nın diğer vilayetleriyle ne de kendi içinde ciddi bir sorunla karşılaşmadığını söyleyebiliriz. Osmanlı’nın eski Roma İmparatorluğu coğrafyasından gelen ortak kültür sebebiyle diğer Doğu Akdeniz ülkeleriyle ve tabii İslam İmparatorluklarının etkisiyle diğer Arap ülkeleriyle ciddi bir entegrasyonu söz konusuydu. Zaten konumu sebebiyle tarih boyunca pek çok istilaya maruz kalmış bu bölge bu durumun da etkisiyle zengin ve çeşitli bir kültüre ve hâlihazırdaki durumundan çok daha saygın bir medeniyete sahipti.

19. yüzyılda sömürgecilik ve sanayi devrimi etkisiyle zenginleşen ve klasik tabirle pazar arayışı içine giren Avrupalı devletler için bölge daha da anlam kazandı. Avrupalıların o dönemde Müslümanlara karşı duydukları taassup ve onlarla ticarete yanaşmayışları,  1830-1870 yılları arasında Müslüman olmayanların statüsünün yükselmesine yardım etti ve Hristiyanlar çok hızlı bir şekilde inanılmaz bir refaha erdiler. Zaten daha sonraki dönemlerde Osmanlı meclisindeki Şam vilayeti (Suriye, Lübnan, Filistin) vekillerin çoğunun Hristiyan olmasından da Hristiyanların konumunun politik anlamda bile ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir.

1832 yılında Mısır hâkimi M. Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa bölgeyi işgal etti. İbrahim Paşa, Lübnanlı Hıristiyanlar ile ittifak kurdu ve Hıristiyanlara bir nevi ayrıcalık vererek eyaletin tımar yönetimini onlar aracılığıyla yürüttü. Hıristiyanlar alkol satışı da dâhil pek çok serbestlik elde etmişlerdi. 1840 yılında Osmanlı yönetimi bölgeyi tam olarak yeniden kontrolü altına almayı başardı. Ancak bölgedeki Müslümanların bu dönemde yeni bir hayal kırıklığı yaşadıklarını söyleyebiliriz. 1839’da ilan edilmiş olan Gülhane Hattı Hümayunu ile Osmanlı Devleti din farkı gözetmeksizin bütün Osmanlı tebaasına hukuki eşitlik tanımıştı. Hatta İbrahim Paşa’nın Hıristiyanlara tanıdıkları ayrıcalıkların aynen süreceği ilan edildi. Daha sonraki yıllarda, ilan edilen 1856 Islahat Fermanı ile ise son nokta kondu ve Ferman tüm kesimler arasında hukuki olarak tam bir eşitliği öngörüyordu.

Hıristiyanların ekonomik ve siyasal kazanımlarının Müslümanlar arasında yol açtığı rahatsızlık, 1860’dan itibaren topluluklar arasında çatışmalara yol açtı. Daha önceki yıllarda mezhep temelli Marunî-Dürzi savaşları varken bu kez de din temelli Müslüman-Dürzi ve Müslüman-Hıristiyan çatışmaları görüldü.

Naçizane fikrimce, 16’ıncı, 17’inci ve 18. yüzyıllarda özellikle İslam devletlerini egemenliği altına alıp son derece “İslamlaşan” ve günlük hayatta “şer’i hukukun” uygulanmaya konduğu Osmanlı Devleti 19. yüzyılda bu çizgisinden sapmalar gösterdi. Tehlikeyi gören ve dindar kimliği ve bütünleştirici yönüyle Halifelik ünvanını kesinlikle hak eden 2.Abdülhamid’e kadar Batı hayranı padişahlarımız çok ciddi batılılaşma adımları attı.

Bu dönemde yalnız Müslüman-Gayrimüslim kesimler arasında bir iktidar mücadelesi yaşanmadı. Yenilikçiler ve muhafazakâr Müslümanlar arasında da bir rekabet ve iktidar mücadelesi söz konusuydu. Aşağılık kompleksine sadece zamanın eliti değil bazı padişahlar bile kapılmıştı. Avrupa’ya eğitim için her giden, büyülenmiş gibi bambaşka fikirlerle dönüyor ve giysilerinden müziğine, hayat tarzından sosyal alışkanlıklarına sahip olduğu ne değer varsa hepsini modası geçmiş buluyordu. Bazıları için “züppelik” ve “budalalık” şeklinde edebiyatımızda karikatürize edilmiş bu yansımalar, bazılarında ise çok daha farklı ve saygın bir biçimde tezahür ediyordu. Batı tipi sanat anlayışı ve edebiyat, batı tipi devlet anlayışı ve siyaset (milliyetçilik, unsuriyetçilik, sınıf bilinci, İslam öncesi tarih ve figürlere öykünmek, vs.) hatta hukuk ve dil bile günlük hayatta günbegün kendisini hissettiriyordu. Başkalaşan ve gösteriş ve özentinin sokaklarda kol gezdiği, Levantenlerin İslam’a aykırı ahlaki yaşantılarının Müslüman gençler arasında bile yayılmaya başladığı, ticareti elinde bulunduran Gayri-Müslimlerin, Yahudi dönmelerinin, masonların yönetimde ciddi konumlara geldiği İstanbul ise bir İslam şehri ve halifelik karargâhı olmaktan uzak bir görüntü çizmeye başlamıştı maalesef.

Devletlerin o kadar kendi tarafına çekmeye çalışmasına rağmen hiçbir Avrupa devletine yeşil ışık yakmayan, imparatorluğun en zor dönemlerinde toprak kaybı yaşatmamış, onlarca eğitim kurumu ve üniversite açmış, imar çalışmaları yapmış ve İslam dünyasının saygı ve sevgisini kazanmış 2. Abdulhamid Han maalesef işte bu İttihatçıların sık sık ayaklanmaları ve saldırılarına hedef olmuştu.

Daha bu isyanlar başlamadan 1909′da İstanbul’daki ordunun bir kısmı tarafından bir isyan başlatıldı. Bu ayaklanmaya karşı, Selanik’te bulunan 3.Ordu birliklerinden ve bazı İttihat ve Terakki mensup ve destekçilerinden oluşturulan “Hareket Ordusu” adı verilen bir kuvvet gönderildi. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra, II. Abdülhamit tahttan indirildi ve İttihatçıların kuklası V. Mehmet Reşat tahta çıkarıldı. Bâb-ı âlî Baskını’ndan sonra kurulan Mahmut Şevket Paşa hükümetine kadar 9 adet “Paşa” hükümetleri kuruldu. Sonra da “mandacı paşaların” dönemi başladı.

Balkanlardaki beceriksizliklerinin üstüne Suriyede yapmadığı zorbalık kalmayan Fransız mandası yanlısı Şam Valisi Cemal Paşa da bunlardan biridir malum. Hatta kendisi Divan’da bu zorbalıkları ve meşhur idamları sebebiyle yargılanmıştır. Osmanlı Şam vilayetini “arka bahçesi” gibi gördüğü  ve imparatorluk çok zor bir dönem geçirdiği için son dönemde bu bölgeye yeterince ilgi göstermemiş ve büyük fedakarlıklar gösterip korumaya çalışsa bile korumayı başaramamıştır.

Yani meşhur “Arab İsyanı” olmadan İttihatçılar devamlı “isyan” halindedir zaten ve hiçbir halkın yapmadığı hakaret ve isyanları bu arkadaşlar meydanlarda yapmış, padişaha hakaretler savurmuş ve bizzat Türk milletini isyankâr durumuna getirmeye çalışmıştır. Haklı bulursunuz, bulmazsınız; ama bundan sonra Osmanlı devletini alenen ve zorla ele geçirmiş bir nevi bir cunta yönetimi yönetir.

Ancak örneğin bu dönemde Şerif Hüseyin’in ekibinin niyetlerini sezen Abdülhamit bu ekibi devamlı yanında tutup etkisiz hale getirmişken, İttihat ve Terakki Partisi kendisini “Mekke Emirliğine” getirmiştir! İnanması zordur, ama gerçek budur.

Bu yazı dizisinin bütün bölümlerine ulaşabilmek için şu sayfayı ziyaret ediniz:http://www.fikiralemi.com/2010/02/01/araplar-bizi-arkamizdan-hancerledi-mi-yazi-dizisinin-butun-baglantilari/

Dikkat! Bu sitedeki bütün yazıların telif hakkı kanunlarla korunmaktadır. Daha fazlasını okumak için lütfen buraya tıklayınız.

Ocak 1, 2010  Tags: , , , , , , ,   Şu kategoride: Tarih

Bir Cevap Bırakın